Geldi yine yazma perileri… Daha doğrusu yayınlama perileri.
Bir süredir 3-5 kişi dışında okuyanı olmayacak günceler yazıyorum.
Her zaman söylediğim gibi ben zaten kendimle konuştuklarımı yazıya döküyorum o yüzden çok önemli değil okunması.
Tıpkı diksiyonumu düzeltebilirsem kaydedeceğimiz ve kimsenin dinleyip dinlememesinin önemli olmayacağı podcastler gibi…
Bu ara yazdıklarımı pek yayınlamıyorum. Çünkü kendimle konuşmalarımın bir türlü sonucuna varamıyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor, maşallah zihnimdeki herkesin de her konuya dair bir fikri var… Eh hal böyle olunca da yazıya dökecek fırsat olmuyor maalesef.
Henüz başındayken söyleyeyim, kimse kusura bakmasın bu biraz konudan konuya atlayan uzun bir günce olacak. Fakat konuları bir bütün halinde düşündüğünüzde bir anlam ifade edeceğini umuyorum.
Twitter’da gezinirken Samuel Beckett’in Godot’u Beklerken oyununun kısacık bir sahnesine denk geldim.
Frued beni tanısaydı acaba bu zihnimde uçuşan serbest çağrışımları incelemek için heyecanlanır mıydı yoksa “de get yeğenim devanı başkasından bul” mu derdi?
Denk geldiğim sahne önce biraz tiyatro üzerine düşünmeme sebep oldu. Sonrasında Cüneyt Özdemir’in Fetö’den içeri atılacağım korkusu ile Amerika’ya taşındığı dönemi hatırlattı.
Amerika sokaklarında yürüyüp bir şeyler anlatırken etrafı gösterdiği samimi anlatımları ile öne çıkan içeriklerdi. Her videosunu severek izlemiştim. Sonra ana haber bülteni sunar gibi formata döndü. Kendisine stüdyo inşaa edip İstanbul’a geri taşınınca tadı kaçtı ben de izlemeyi bıraktım.
Cüneyt Özdemir’i severek izlediğim dönemde Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e Cumhurbaşkanına hakaretten dava açılması sonrası çektiği “Godot’u Beklerken” videosu geldi aklıma. Video boyunca duyduğumuz “Bugün muhakkak Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’i konuşmalıyız.” Cümlesinin tam Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’i konuşacağımızı sandığınız sırada bir anda Godot’u Beklerken’e evrilmesi aslında ne demek istediğini çok net bir şekilde ifade ediyordu.
Cüneyt Özdemir’in bahsettiğim videosu yayınlanmadan biraz önce “Godot’u Beklerkeni Beklerken” adında bir oyun izlemiştim. Bu yüzden video ekstra ilgimi çekmişti.
Doğrusu Godot’u Beklerkeni Beklerken’i izlediğim günden beri Godot’u Beklerken’i izlemeyi bekliyorum.
Resmen Estragon ve Vlademir’in sonsuz beklemesine döndü bu mesele… En azından kitabını okuyabilsem bari…
Sonsuz bir bekleme durumu desek yeridir.
Beklemek de bir beklenti durumu mudur? Bence evet…
Cüneyt Özdemir’in anlatımıyla oyun şöyle bitiyor, “Vlademir Estragon’a der ki, “Godot gelmeyecek herhalde gidelim mi?” Estragon da “Hadi gidelim.” der Sonra da gitmezler…
Yaa işte gördüğüm kısacık bir sahne beni aldı nerelere götürdü…
Söyle bakalım Frued efendi! Bu sebest çağrışım değil de nedir?
Godot’u Beklerkeni Beklerken’e geri dönmek gerekirse, günceyi biraz uzatacak olsa da anlatmak istediklerime tercüman olacağı ve “Godot’u Beklerkeni Beklerken” oyununu bizzat kendim bu kadar iyi tarif edemeyeceğim için tanıtım yazısını olduğu gibi aşağıda paylaşıyorum.
“İki talihsiz erkek oyuncu ESTER ve VAL, bir tiyatroda “Godot’yu Beklerken” adlı oyun oynanırken, oyunda görevli aktörlerin yedeği olarak sahne arkasında hazır beklemektedirler…
Hiç karşılaşmadıkları yönetmenin gelip onlara diğer aktörlerin yerine sahneye çıkacakları zamanı söylemesi umudu içindedirler. Bu gerçekleşmezse, en kötü “Oyunculardan birinin kafasına spot düşebilir, biri hastalanabilir ya da biri kovulabilir” beklentisi içinde sahneye çıkabilmeyi umarlar… Bu sırada oyunculuk, hayat, beklentiler, özlemler, hayaller vb. üzerine konuşurlar… Ancak bekledikleri yönetmen bir türlü gelmez. Sahnedeki oyuncuların kafasına spot da düşmez, kimse hastalanmaz ya da kovulmaz… Yine de beklerler… Ta ki…
Samuel Beckett’ın “Godot’yu Beklerken” adlı oyununda, oyunda görevli aktörlerin yerine sahneye çıkmayı bekleyen iki yedek erkek oyuncunun sahne arkasında yaşadıklarını anlatır… Sanata ve özellikle oyunculuğa olan tutku ve sevgilerinin ışığında ; duygularını, beklentilerini, özlemlerini, kıskançlıklarını, üzüntülerini ve mutluluklarını paylaşmanın yanı sıra, aktörlerin yaşadıkları zorluklara ve gösterdikleri fedakârlıklara da değinerek çelişkiler içinde gezinirler. Hırs ve komplekslerini, beceriyle beceriksizlik arasındaki bariz uçuruma nasıl görünmez bir köprü kurup cesaretle dolaştıklarını, büyük bir keyifle egolarını nasıl kabarttıklarını da çarpıcı diyaloglarla gözler önüne sererler…
Hayatları boyunca görünmeye çalışan ama görünmez olarak kalanların umutlarını, beklentilerini, hayallerini anlatan, Samuel Beckett’ın “Godot’yu Beklerken” oyununa da göndermeler yapan oyun; absürt yapısı, son derece eğlenceli diyalog ve başarılı kurgusuyla, New York’tan sonra Londra’da da başarı kazanmış nitelikli ve özgün bir komedidir.”
Tiyatro demişken,
Tiyatro seyircisi olmak bir kültürdür. Oyun sırasında fısıltıyla dahi olsa konuşmamak, sahnedeki oyuncunun dikkati dağılmasın diye bir yudum bile su içmemek, selamlama dışında alkışlamamak ve son perdede oyuncular seyirciyi selamlarken avuçların patlarcasına ayakta alkışlamak yazılı olmayan bazı kurallardır.
Bu kültüre sahip olmadığı için kimseye kızamazsınız ama tiyatroda story çeken arkadaşlarınıza kızabilirsiniz.
10 yaşımdan beri Antalya Devlet Tiyatrosunun hiçbir oyununu kaçırmadan izledim. Üniversite için İzmir’e taşındığımda ister istemez bağım koptu tiyatro ile. İzmir’de sadece bir kere eski kız arkadaşımla tarihi Konak sahnesine bir oyun izlemek için gitmiştik ama hiç beğenmemiştim.
Epeydir tiyatroya gitmiyorum, keşke gitsek…
Şöyle bir izlediğim oyunlar düşününce, Deniz Altun’un Gül’e Ağıt’ı, Haldun Dormen’in Kantocu’su ve Cevat Fehmi Başkut’un Buzlar Çözülmeden’i zihnimde yer tutan oyulardır. Tabii şimdi aklıma gelmeyen ama çok beğendiğim başka oyunlar da vardır mutlaka ama bunların yeri belli ki ayrı…
En son bu yaz başında açık hava tiyatrosunda Erdal Beşikcioğlu’ndan Bir Delinin Hatıra Defterini izledim. Uzun zamandır izlemek istediğim bir oyundu fakat bu oyunu izlemek için yanlış yeri seçmişim. Kitle ve mekan o kadar kötüydü ki önümdeki koltukta “ben bu oyunu 4’üncü defa izleyeceğim” diye arkadaşına hava atan kızıl saçlı ablaya bile sinirlenemedim. Oysa modumda olasydım oyunun sonunda “ablacım bu oyun 4 defa izlenecek bir oyun değil acaba sen birincide anlayamadın ondan mı?” diye laf sokabilirdim…
Kalp Hanım, birgün seninle birlikte zeytin fidesi dikeceğiz ve onun yıllar sonra bize vereceği zeytinler ile bir pazar kahvaltısı yapacağız.
Öf tamam bu kısım biraz “Godot’u Beklemek” gibi oldu ve pat diye çok alakasız oldu biliyorum.
Beklentilerimizden kurtulmalıyız fakat zor olacak…
Her neyse yeterince uzun bir günce oldu, Beckett’in düşündürücü bir söylemi ile sona bağlayalım,
“Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir; her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.”
Bunca bağlamdan sonra Samuel Beckett için “Beklentilerin yazarı” desek alınmazdı herhalde…
Aceleci bir günce olacak. Bu aralar takınmam gereken aceleci tavırlar var, kimse kusura bakmasın.
Bütün gün Müzeyyen’i düşündüm durdum.
Müziklerini birkaç yüz kere falan dinledim. Daha önce de bahsetmiştim bir müziğe takıldığımda bozuk plak gibi yüzlerce kez dinleme yeteneğine sahibim.
Kitabı elime aldım. Her elime alıp kapağını açacak gibi yapışımda Müzeyyen’in heyecanlanışı hoşuma gitti ama okumadım. Başlasam gün içinde bitirebilirdim, bunun yerine filmden sevdiğim sahnelerini izlemeyi terih ettim.
Hayır delirmedim, bu derin bir tutku sadece.
1995 yılında İlhami Algör’ün yazdığı kısacık bir kitap “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” 2 tane de devam kitabı var fakat okumanızı tavsiye etmiyorum bazı şeyleri zirdeve bırakmak gerekiyor.
Erdal Beşikcioğlu, İlhami Algör’ün Arif karakterini yaratırken esinlendiği adam olabilir. Emin değilim.
Müzeyyen’in meşhur oluşu 2014 yılında filminin çekilmesi sonrasına denk geliyor. Yalan yok, ben de bu dönemde tanışmıştım onunla.
Rüzgarı kendinden menkul bir uçurtma olduğum dönemler işte gençlik…
Asıl konuya geçmeden önce, Haymatlos da yanılmıyorsam filmden sonra güzel bir şarkı yapmış film için. Fakat Harun Tekin’in özel seçkisi arasında yok.
Sırf müziklerini yaptı diye filmde gerçekten alakasız bir yerde Harun Tekin’i görmek zorunda mıydık?
Son birkaç yıldır çizgi film yapmak istiyorum. Çizim yeteneğim olmadığı için hazır bir şeylerden animassyon yapayım diyorum o zaman da hayal dünyamın esiri oluyorum. Kafamın içinde sürekli “hayır bu değil, hayır bu hiç değil aptal!” diye kavga çıkıyor sürekli. Bir türlü uzlaşamadık. Bugün yine belki ilham gelir, yaparım diye heveslendim ama en son kendimi astronot çizgi filmi yapmayı düşünürken buldum.
Korkmayın, yol yakınken döndüm tabii ki!
Birkaç gündür gündem Balık Dolunay’ı ve Merkür Retrosu…
Merkür Retrosundan mütevellit sanırım astronot çizgi filmi yapmak çekici geldi.
Neyse açtım Güler Özince Merkür Retrosu dinledim biraz. (Üst üste 3 kere falan.) Klibi ne güzelmiş dedim kendi kendime acaba dedim çiçekli böcekli bir çizgi film mi yapsam diye düşünürken de bir iki saat geçti.
Şarkılar da yavaş yavaş akıp gitti arkada bu sırada.
Bir anda yine Güler Özince’den “Öyle Olsa” çalmaya başladı ve her şeyi bırakıp hemen youtube sekmesine dönüp klibi izlemeye başladım.
Çocuğun balonun peşinden koşup durması bana Müzeyyen’in tanıtım yazısını anımsattı.
“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi.
“Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı.”
“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.
“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti.
Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi, yazarın zulası… İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.
İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazarı.
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!
Neyse, konuyu saptırmayalım, şarkıya geri dönelim.
Klipte 1956 yılında Albert Lamorisse yönetmenliğinde yayınlanan “Le Ballon Rouge” isimli kısa filmden sahneler kullanılmıştı. Hatırlıyordum klibi de filmi de ama yine de izlemek istedi canım.
İnsan bazen ipini koparmış da rüzgarı kendinden menkul bir uçurtma gibi canı istediğini yapmak, gitmek ister.
Balonlu çizgi film mi yapsam?
Neyse…
Aklıma ne geldi, Acaba Banksy müzayedede rendelediği eserinde Le Ballon Rouge’dan etkilenmiş midir?
Cevabını alamayacağım sorular sormayı severim.
Bir şeyin kalbini kırması için illa yanlış olması gerekmez ki?
Adam kadını çok seviyor. Sevdikçe ruhu büyüyor. Ruh eve sığmıyor.
Kitap Kapağında minicik Sadri Alışık fotoğrafı kullanılması Müzeyyen’e olan sempatimi arttırmadı.
Zaten Müzeyyen hıyarın birisi bence. Kadından hıyar mı olur demeyin bakın oluyor işte!
Bak Sadri Alışık abi ne diyor?
“Madem ki hepimiz günün birinde çekip gideceğiz, o halde bunca matem bunca kahır ne için? Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları, işte falanları filanları göreceğiz. Birçok şeyin tadına bakacağız.
Sonra da ister istemez gidiyorum elveda şarkısını söyleyeceğiz.
Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”
Nalet olsun dostum, bütün konular birbirine girdi yine!
Rüzgarı kendinden menkul uçurtma demiş miydim daha önce?
Genel günce yazı sayımı düşününce bu sıra sık yazdığımı düşünüyorum.
Bazı insanlar iyi hissettiğinde bazıları da kötü hissettiğinde bir şeyler karalar. Ben sanırım iyi hissettiğimde bir şeyler karalayanlardanım.
Çok ilerlemeden söyleyim bu yazıyı yazmaya başladığımda Levent Yüksel’in Kadınım şarkısının akustik coverını Gökhan Türkmen ve Ceylan Ertem’den dinliyorum.
Birkaç gündür yemekten sonra çıkayım yürüyeyim diyorum. Bu akşam ancak kendimi ikna edebildim.
Turistik bir yerde yaşamanın enteresan bir havası var. Üstelik yarısı otel olan da bir sitede yaşıyorsanız da işler daha da enterasanlaşabiliyor.
Dünyanın bir çok ülkesinden tatil için oturduğunuz mahalleye gelen binlerce turistin arasında çarşıda yürümek, konuşmaları arasında, çakma ürünler satan yüzlerce esnafın arasından geçip gitmek eğlenceli sayılabilir.
Her neyse üç kilometre uzaktaki migros’a kadar yürümek için evden çıktım. Gidiş yolunda polisin hergün 21:00-21:30 arası yolu kestiği çevirme dışında bir aksiyon yoktu. Son derece sıkıcı bir yürüyüştü.
İnsanın tek başına yürürken düşünecek çok vakti oluyor.
İşten eve geldiğimde annem ıslak kek ve poğaça yapmıştı. Ben de aile evinde yaşamanın şımarıklığı ile anneme sabahtan french presste filtre kahve demletip buz dolabına koymasını rica etmiştim. Migros’a doğru yürüken eve geri gelince ıslak keki soğuk filtre kahve eşliğinde gömme fikri geldi aklıma. Tabii kahveyi sek içersem sabaha kadar oturacağım fikri beni korkuttuğu için sütle içmeye karar verdim. Tadını beğendiğim için de laktozsuz süt ile içmek fikri bir anda kafamda canlandı.
Tamam artık bu akşamın planı yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştı.
Yürüyerek Migros’a gidilecek, laktozsuz süt alınacak ve eve dönülüp soğuk filtre kahveye laktozsuz sür boca edilerek ıslak kek gömülecek.
Ailecek Pazar kahvaltısından 1-2 saat sonra türk kahvesi içme geleneğimiz var. Şu an oturduğumuz eve ilk taşındığımızda Migros’tan düz beyaz türk kahvesi fincanları almıştım. Zaman içinde hepsi kırıldı. Sonra evin karanlık dehlizlerinden deseninden son derece nefret ettiğim fincanlar çıkarıldı. Her Pazar kahvelerimizi yudumlarken düz beyaz fincan isteğimi dile getirirdim.
Polisin durduğu arabaları acaba ne konuşuyorlar, ne kadar ceza yazıyorlar diye merak içerisinde bir an uzaktan izledikten sonra Migros’a girdim. Avel avel gezindikten sonra paketinin albenisi yüksek bir çam fıstığı gördüm ve aldım. Sonra süt reyonuna doğru ilerledim. En pahalı laktozsuz süt 21 lira civarındaydı…
Bundan 4-5 ay kadar önce bir arkadaşımla Başka Ol’a gittiğimde yine sırf tadını sevdiğim için kahvemi laktozsuz sütlü içmek istemiştim. 20 lira fark istemişlerdi.
Neyse Migros’un kendi markası olan süt 12.75’ti… Hemen onu da aldım.
Kendimi bir anda gezinirken tabak çanakların olduğu reyonda buldum. Beyaz ucuz bir kahve fincanı bulsam da alsam diye hayıflanırken tam ümidi kesmiş dönecekken 6’lı bir set gözüme takıldı. Bingo1 100 Lira… İki model arasında biraz gidip geldikten sonra daha düz olanda karar kıldım. Tam arkamı dönüş gidecekken aynı setin 6’lı çay bardağı olan versiyonunu gördüm. 150 Lira!! Hemen onu aldım ve kasaya gittim.
Kasada 2 tane Alman turistin sırayla 2şer karton sigara alması için yaklaşık 15 dakika beklerken etrafı incelemeye başladım.
Hangi takımın forması olduğunu hatırlamadığım kol kası çalışmış bir ergen pardon diyerek önümden geçti. Onu hemen arkasından “New Tragedy” yazılı bir tişot gitmiş sevimli bir kız takip etti. Sıra bir türlü gelmiyordu. Aylardır istedğim düz kahve fincanını ucuza bulmanın sevinciyle saatlerce bekleyebilirdim.
Üniversite 1’inci sınıftayken bütün sigaralar 10 lira civarındayken camel grubu bir anda inanılmaz bir indirim yapmıştı ve bütün öğrenciler Camel içmeye başlamıştı. Hiç unutmuyorum 6.5 TL’ydi. Düz kahve fincanlarımla birlikte bir pakette yumuşak deve almaya karar verdim. Soft sigara paketlerini açmanın ve içinden sigara çıkarmanın ayrı bir raconu vardır. Yan tarafa pıt pıt pıt vurunca en önce tükenmek isteyen hemen bir adım öne çıkar. Eski tadı vermedi sanırım artık eskisi kadar da kokmuyor bu arada…
3 km’lik yolu geri yürümeye başladım. Migros’a girerken çevirme yapan polisler artık gitmişleri. Trafik daha rahat bir şekilde akıyordu. Tam karşıda Çılgın Dondurmacı yine saçma sapan dansını kalabalığa karşı icra ediyordu. Biraz ilerledikten sonra kulağıma çalınan ilk şarkı “İmdat, imdat, yok mu kafamızı yakalıy’cak? Arabayı valeden aldırıcak Bu gece ben kullanmı’ca’m (Ya, ya)” Bu şarkının anısını seviyorum. “Apaçi The Real One”
Koltuğumun altındaki kahve fincanı setim laktozsuz sütüm ve albenisi yüksek paketli çam fıstığım ile yürümeye devam ettik.
Biraz sonra kulağıma “ben bir yasal uzaylıyım” şarkısı çalındı. Ne garip şarkı diye düşündüm. İçimden chicken transletine gülüp durdum. Yol biraz daha ilerleyince taksi durağının orada mobilyacı olan aynı zamanda da Memleket Partisi Aksu İlçe Başkanı olan kuzenimin eşini pijamadan bozma kıyafetleri içinde taksicilerle alakasız bir konu hakkında sohbet ederken gördüm. Kolumun altındaki arkadaştan dolayı beni görmeden sessizce yanından geçip gittim.
Eve daha yakın olan migrosa geldiğimde önümden bir önceki migrosta gördüğüm “New Tragedy” içerden çıkıyordu. İçimden insan mutlu olunca algıları daha açık oluyor galiba diye düşündüm. Enişteyi görmem aynı kızı tekrar görmem. Acaba giderken daha ne kadar garip tesadüfler başımdan geçti de fark etmedim…
Kardeş Payı’ndaki Hilmi’nin bir sözü vardı. “Bir kampanya gördüğümde faydalanmazsam kendimi enayi gibi hissediyorum.” İşte benim bu akşamki 100 liraya 6 tane fincan almak yerine 150 liraya 6 çay bardağı 6 kahve fincanı almak da bu yüzdendi sanırım. Ehehehe…
Bu yazıyı hiç okumadan bütün hataları ile birlikte yayınlamaya karar verdim. Bir de üşenmezsem birkaç fotoğraf eklemeyi planlıyorum bu yazıya…
Son olarak kendi içimden söyleyerek eğlendiğim şarkının hikayesini laktozsuz sütlü soğuk filtre kahvemi içerken araştırdım. Hiçbir değişiklik yapmadan ekşi sözlükten direkt olduğu gibi aşağıda paylaşıyorum.
tam bir britanya köpeği olan sting, yeni geldiği new york’ta bi kafede oturmakta, ingiliz ingiliz hareketler yapmaktadır. sting kafede çayına süt ekler, masasına oturanlarla aksanlı aksanlı konuşur, bollokslu mollokslu laflar eder. bu hareketleri bikaç new york’lu fırlamanın dikkatini çeker ve elemanlar sting’i kıl etmek için taklidini yapmaya başlarlar, işte böyle “wat the ‘eck ‘s tis”, “milky, innit?” “bollocks!” falan diye. bir ingiliz centilmeni olan sting ilk başta adamları kaale almaz ama bir müddet sonra adamlar alenen sting’e bakıp bakıp gülmeye başlayınca dayanamaz ve dönüp “arkadaşım ananızın yoğurtlu mını mı gördünüz ne bakıyorsunuz buraya mal mal sıfatını sktiklerim” der. (bir ingiliz olduğu için enteresan teşbihler yapan sting, daha sonra adamların fok suratlı olduklarını söyleyecektir, nakarattaki fokumsu ses de buna bir göndermedir) ortalık bi anda karışır, adamlardan biri sting’in ağzının ortasına sümsüğü koyar, sting de şarkıda da bahsettiği bastonunu heriflerden birinin gafaya ekleştirir. bunları ayırırlar, sting daha fazla arbede çıkmasın diye hesabı ödeyip kafeyi terk eder. tam çıkarken kafedeki yaşlılardan birinin “mına koduğumun ingilizleri, hem lord gibi takılırlar hem de olay çıkartırlar uyuz oluyorum bunlara” dediğini duyar, sting artık sinirden ağlamaklı olmuştur.
oteline döner, duş alır duvarları yumruklar ama hırsını alamaz. hemen kağıt kalem çıkartıp duygularını yazmaya başlar, “be yourself no matter what they say” yazarken artık kendini tutamaz, koca sting şakır şakır ağlamaktadır. sting’in gözyaşları ile ıslanmış bu kağıt daha sonra bir açık artırmada fahiş fiyata gidecektir
işte bu şaheserin hikayesi böyledir. hani o ortadaki şarkı ile kelalaka gibi görünen davul partisyonu var ya, işte o davul sting’in kafede karıştığı kavgayı anlatır ve dinleyiciyi şarkının dinginliğinden uzaklaştırıp biraz rahatsız etmeyi amaçlar.
sting bu şarkının gerçek hikayesini oprah winfrey’e anlattıktan sonra “allah kimseyi gurbete düşürmesin” demiş ve canlı yayında gözyaşlarına hakim olamamıştır.
Gerçek son: Bu yazıyı yazarken arada bir yerlerde Pinhani Aşk Bir Mevsim ve Ceylan Ertem Melek Mosso Beni Hatırla Cover’ı çaldı.
Pinhani’nın birkaç sene önce çıkardığı “Bilir O Beni” Şarkısını da yeni keşfettim onu da dinleyin lütfen.
Ben bu yazının şarkısını en baştakinden seçiyorum.
Az önce Alberta’da doğal yaşam kameralarına takılan bir video izledim.
Videonun başında 5-6 at grup halinde koşarak kameranın yanından hızlıca geçip gidiyor, biraz sonra da bir yaban ayısının tabiri caizse yuvarlanarak onları kovaladığı görünüyor.
Videonun açıklamasında bölgede yaşayan atların avcıları arasında ayıların, pumaların, jaguarların ve kurtların olduğu yazılmış.
Hepsi anladım da ayılar…
Beckett, “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” sözünü videodaki aylara ithafen yazmış olabilir.
Bence hiç şansları yok ama daha iyi yenilmek için denemekten vazgeçmiyor olabilirler. Belki de kendilerince bir stratejileri vardır ve atları gerçekten avlayabiliyorlardır…
Bilmiyorum…
Alberta neresi onu da bilmiyorum bu arada…
Hikaye anlatıcılığı zor bir şey.
Hissettiklerini hikayeleştirmek daha zor.
Hisleri ve hikayeleri bir bütün halinde rengarenk bir gök kuşağına benzetebiliriz.
Ya hiç rengimiz kalmadıysa?
Bir ara siyah beyaz fotoğraflara takmıştım. Hatta o dönem tamamen siyah beyaz birkaç fotoğraf projesi yapmıştım.
Hayatınz yeterince renkliyse çektiğiniz fotoğraflarda renk aramıyor olabilirsiniz.
Ya da tam tersidir belki…
Bilmiyorum…
Bazen yazdığım yazılarda şu üç nokta işini biraz abarttığımı düşünüyorum.
Kelimeler kifayetsiz kalıyor diyelim.
Hem ne demiş Orhan Veli?
“Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu bu derde düşmeden önce.”
O zaman şarkı dinlemek gerek, renkli şarkılar…
Gerçi artık müzikler de pek renkli sayılmaz. Kulağınıza boktan bir rap şarkısı her an çalınabilir. Dikkatli olmakta fayda var.
Ahh ah nerde o eski şarkılar! Gerçi bu söylem eski bayramlara bir serzenişti…
Neyse canım eski şarkıların da başı kel değil ya! Bir serzeniş de onlara olsun…
Sakin diye bir grup vardı eskiden.
Sentetik Sezar, Edepsiz Komedya, Denek Hayatım, Eksik Şarkı, İlk Yara, Yağmur Güncesi…
Birini seçsem ikinin hatrı kalıyor ikiyi seçsem üçün boynu bükük…
Hem müzikal olarak hem şarkı sözleri açısından harika işler çıkarmışlardı.
Sonra bir anda dağıldılar.
Uzunca zaman geçti aradan ve birgün grubun solisti Onur’un Ayşe Hatun Önal ile yaptığı bir düet ile Popçu Onurr olduğu haberini aldı sevenleri.
O gün bugündür her videonun altında “Abi ne olur Sakin geri dönsün” veryansınları döküldü.
Pandeminin de etkisi ile Onurr’da dayanamamış olacak ki açtığı bir Youtube kanalında sakince eski şarkıların ev kayıtlarını paylaştı.
Dünyalar Sakin severlerin olmuştu. Videoların yayınlandığı günden itibaren 40 gün 40 gece boyunca davullar çalındı, şarkılar söylendi… Şaka şaka olmadı öyle bir şey.
İnsanlar videoların altında şarkılara dair anlarını anlattılar. Sakin’in solisti Onur’a binlerce teşekkür ettiler.
Tabii bu onlara yetti mi, hayır!
Bu sefer de abi ne olursun Spotify’a yükle veryansınları başladı… Ama artık fazla oluyordu bu insanlar!
“Kardeşim adamın kararına saygı duysanıza biraz! Dağılmış gitmiş Sakin diye bir grup yok artık diğer üyeleri kim bilir ne yapıyor şimdi artık Popçu Onurr var, buna alışsanız iyi edersiniz” diye düşündüm demek istedim ama ben de o insanlar gibi düşündüm. Ne vardı yani biraz daha gönlümüzü yapsan Onur?
Neyse Onur Özdemir olarak Spotify’a seçmece bir albüm yükledi.
Adı “Hayata”
Sonunda neden üç nokta koymamış acaba?
Ben olsam koyardım.
Hep bir yarım kalmışlık bendeki sanırım.
Kurduğumuz bütün hayallere rağmen değişmeyen dünyanın şerefine…
Geçenlerde yaptığım en sevdiğiniz Sezen Aksu şarkısı anketinin en çok oy alanı “Kaybolan yıllar” oldu.
Zaman öylesine geçip gidiyor, kaybolan yıllara aşk olsun!
Saçları dökülmüş, aksi ve alıngan adam için veda vaktiydi… Etraftaki masalarda “ne zaman kalkıp gidecek bu” diye fısıldaşmaları duyuyordu ama tatsız vedalar ona göre değildi, alttan alıyordu. Oysa enkaz devralmıştı… Hatta aşı onun döneminde bulunmuştu mesela hatta ona göre maçı bile kendisi çevirmişti!
Duygusal adamdı 2021, arkasından konuşulanlara öfkelenmişti ama susmayı tercih etmişti. Haklıydı, insan her şeye rağmen kendi tercihlerini yaşamalıydı, koskoca bir yıl olsan bile…
Daha fazla kalamazdı zaten. “O” geldiğinde orada olamazdı…
Az sonra kalkıp gitmek üzere olduğu meyhanenin patronunun “Abi bir arasan da sorsan nerede kalmış, gelecek mi” diye ısrarlarına daha fazla katlanamadı. Aradı sordu, Sydney’den yola çıktığını az sonra orada olacağını söyledi telefondaki ses.
Doğru ya! Yeni yıla ilk giren şehirlerden birisi Sydney’di… Sanırım telefondaki 2022 olmalıydı…
Tam kalkıp gidiyordu ki garson hemen yetişti, “abi bizim hesap vardı” diye! Rakının verdiği yetkiye dayanarak edindiği sarhoş alınganlığı ve öfkesi ile elini cebine attı, “ver ya öderiz” diye bağırdı. O sırada orada olmasından ve kırgın ayrılmak istemeyen tek kişi olan patron çıkıştı, “abi senin hesap ödendi.” Patronla aynı fikirde olamayan eşi hemen atıldı oradan kinayeli bir şekilde, “Ödendi, o hesabı en çok da biz ödedik!” diye…
Neyse daha fazla anlatmayacağım, Meyahenedeyiz.biz’in hazırladığı 3 bölüm “Hadi mi” izleyin işte.
Üniversitede bir hocam vardı. Bir şeyi yasak olduğu için anlatamıyorsanız arkasından dolaşmayı deneyin derdi. Bazı yasakların markaları daha yaratıcılığa teşvik ettiği aşikar. Biracılar bilimum müzik etkinliklerine sponsor oladursun biz biraz rakışıklı işleri inceleyelim.
Bora Akkaş, İrem Sak ve Serkan Keskin’in harika oyunculuklarıyla üzerine beton dökülmüş duygulara bile işleyecek bir çalışma geçtiğimiz hafta yayınlanmaya başladı. Meyhanedeyiz.biz ekibi yine “hadi rakı içelim” hissi yaratacak bir projeye imza atmış.
3’üncü bölüm Bora Akkaş’ın içimizdeki umut filizlerine can suyu döktüğü bir repliği ile bitiyor.
“Sevgili 2022, bizim çok zor günlerimiz oldu. Birbirimizi göremediğimiz, sarılamadığımız; gülmek zaten bir lükstü de… Yanyana gelip doyasıya ağlayamadığımız günlerimiz oldu. 2020, 2021 senelerimizi kaybettik. Ama biz neyi kaybetmedik biliyor musun? Umudumuzu be! Neyi kaybetmedik biliyor musun? Güzel günler gelecek, buna olan inancımızı kaybetmedik. Bak ben, biz o biz hepimiz sana inanıyoruz ağabey, sen çok güzel bir yıl olacaksın. Kimimiz aşık olacak, kimimiz hayalindeki işe kavuşacak, kimimiz çok mutlu olacak. Tamam, belki her günümüz böyle geçmeyecek. Bazen mutsuz olacağız, ağlayacağız, küseceğiz, düşeceğiz ama yeniden ayağa kalkacağız. Belki biteceğiz ama yeniden başlayacağız. Abi biz var ya biz, hepimiz sana inanıyoruz. Sen çok güzel bir yıl olacaksın. “ 2022 teyzenin ağzına tıkıştırdığı atomun verdiği ateşle hiç oralı olmuyor, sanki bütün bütün kelimeler bir klağından girmiş diğerinden çıkmışcasına kalkıp gitmeye yelteniyor. O sırada patron tekrar lafa giriyor, “Abi böyle de her şey havada kaldı. Yani bir şey demedin. Söyle, sen güzel bir yıl olacak mısın?
-Size bağlı.
-Nasıl abi?
-Benimle ilgisi yok oğlum. Anlamadın mı işte size bağlı. Genel olarak…
Tam o sırada patronun eşi yine araya girdi, “Aman kalkarsa kalksın, ben kadehimi sana kaldırıyorum. Çok da güzel konuştun. İnanıyorsak, umudumuz da varsa bize yeter. “ Sessizlik… 2022 tam kapıdan çıkacaktı ki, patronun eşi bir anda şarkıya girdi, Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…
Sonrası cümbüş, sonrası bayram. 2022 kapıdan geri döndü ve kaybolan yıllara inat kutlamalara devam ettiler.