Bugün 7 Ocak 2024 Pazar. Ben, uzun zamandır günce yazmıyorum. Yani aslında yazıyorum da yazmıyorum…
Biraz karışık boşverin.
Bütün gün kapalı bir hava vardı. Ara ara sert rüzgarlar eşliğinde, yağmur yağdı. Bir ara simit almaya dışarı çıktım. Ergenliğimde paçalarım ıslandığı için deli gibi sinirlendiğim zamanlar geldi aklıma. Hiç değişmemişim. Hala çok sinirleniyorum.
“Tam kahveyi kareli battaniyeyi alıp film izlemelik hava” diye tabir edilen bir hava vardı bugün. Galiba artık yaşlandım, artık böyle havalarda hiçbir şey yapmadan uzanmak istiyorum. Gerçi bu geyik bence sadece böyle havalarda evde olmadığında yapılmak istenen bir aktivite. Bugün çoğumuz evdeydik. Kaçımız bir film açıp kareli battaniyemize sarılıp kahvemizi yudumladık?
Bir süredir artık 30 yaşında olmanın da verdiği melankoli ile “ulan eskiden ne güzeldi be!” diye habire eski şarkılar dinleyip, eski filmler ve diziler izleyip eskiden sevdiğim mekanlara gidiyor olarak buluyorum kendimi. Havadan mıdır yoksa bu tabir ettiğim durumdan mıdır bugün bir anda kafamda Sakin “Yağmur Güncesi” konseri verilmeye başladı.
Bir ara hem Sakin’e hem de Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’ya takmıştım. Neyse ki artık ikisi de eskide kaldı. (şair burada yukarıda bahsettiği eski mevzusuna atıfta bulunuyor)
Sanırım saat itibariyle hala o kareli battaniyeyi alıp bir film izleyecek vakit var. Sıkıcı ruhlara tavsiyem, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’yu izlesinler. Yalnız kahve içerseniz uykunuz kaçabilir tavsiye etmiyorum.
Erdal Beşikçioğlu o kadar iyi bir oyuncu ki isterse Arif isterse Behzat olabiliyor. Sanki bu iki karakter de Erdal Beşikçioğlu tarafından yaratılmış gibi…
Peki bu iki karakter arasında ortak noktalar olabilir mi?
Aşk…
Sevgi…
Sadakat…
Mutluluk…
Özlem…
Kaybetmek…
Kazanmak…
Ve diğer her şey…
İşte Arif’in ve Behzat’ın ortak özellikler bence bunlar…
Neyse, hayat kısa arkadaşlar, o her karşınıza çıktığında ulan yapıcam diye karar verdiğiniz sarımsaklı ekmek tarifini ertelemeyin, yapın çok lezzetli oluyor.
Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz kavgasını NBC taraftarı olarak Zeki’nin kazanmasını istiyorum. Nedenini sorana özelden açıklarım.
Dip not: Bu şarkının ve filmin aklıma gelmesinin sebebi şarkının aşağıdaki sözleri olabileceğinden şüpheleniyorum.
Bu yağmur dinmez ki Adem’den beri yağar durur telaşta Bu kez de tekrardan ibaret Abiler sorumlu olur mu? Erken çöken kış akşamında Görürsen haber ver o mutlu insandan Yağ, yağmur yağ Yağ, yağmur yağ Yağ, ah
İnsan ara ara kendiyle konuşmalı. Yani en azından nasılsın diye kendine sormalı.
İyiyim demek her zaman mümkün olmayabilir ama yine de sorulması gereken bir soru…
2022 geçip gitti.
Neler öğrendim diye kendime sordum.
6 Ocak’ta Çağan Irmak’ın vizyona girecek yeni filmi için Teoman’ın yaptığı şarkıyı az önce dinlemek iyi geldi mesela.
Çağan Irmak, Türk tipi melodramın yönetmeni…
İnsan gençken çok bencil Tartamıyor kalbini Pişmanlıklar sonradan Bırakmıyor peşini
İnsan bazen kırılgan Yaralanır bir bakışla Sevgisini düşürür Titrek ellerinden
Anladım işte nihayet Hayat geçmiş boşuna Sürükledim yılların ardında Sevda mecburi istikamet
Gençken kandım dünyaya Yitirmişim kendimi Anladım nihayet Sevda mecburi istikamet
…
Yaşlanıyorum galiba.
30’uncu yaşım neredeyse bitme üzereyken, aklımdan geçenleri konuşmayı öğrendim.
Aynı zamanda dinlemenin de kıymetini öğrendim.
İyi olmak güzel. Dünyadaki en güzel din iyilik olmalı bence. Bunu daha önce öğrenmiştim bu sene pekiştirdim.
Değer vermek, öylesine bir şey beklemeden… İyi hissettiriyor. Tamam belki bazen yorucu oluyor ama iyiyiz be yine de!
Peki Teoman?
O da hikayelerini müzikalleştiren bir usta!
Hikayeleri seviyorum, içimdeki çocuksu merakı canlı tutuyor.
Yeni Rakı bu sene yeni yıl için reklam filmi yayınlamadı. Geçen sene Hadi mi? ile zirvede bıraktılar galiba.
Geçen sene yeni yıla girerken Hadi mi’yi yazdığım güncede epey övmüştüm. Nazarım değdi galiba.
Sahi nasıldı 2022?
Öncesinde filmdeki repliği anımsayalım.
“Sevgili 2022, bizim çok zor günlerimiz oldu. Birbirimizi göremediğimiz, sarılamadığımız; gülmek zaten bir lükstü de… Yanyana gelip doyasıya ağlayamadığımız günlerimiz oldu. 2020, 2021 senelerimizi kaybettik. Ama biz neyi kaybetmedik biliyor musun? Umudumuzu be! Neyi kaybetmedik biliyor musun? Güzel günler gelecek, buna olan inancımızı kaybetmedik. Bak ben, biz o biz hepimiz sana inanıyoruz ağabey, sen çok güzel bir yıl olacaksın. Kimimiz aşık olacak, kimimiz hayalindeki işe kavuşacak, kimimiz çok mutlu olacak. Tamam, belki her günümüz böyle geçmeyecek. Bazen mutsuz olacağız, ağlayacağız, küseceğiz, düşeceğiz ama yeniden ayağa kalkacağız. Belki biteceğiz ama yeniden başlayacağız. Abi biz var ya biz, hepimiz sana inanıyoruz. Sen çok güzel bir yıl olacaksın. “ 2022 teyzenin ağzına tıkıştırdığı atomun verdiği ateşle hiç oralı olmuyor, sanki bütün bütün kelimeler bir klağından girmiş diğerinden çıkmışcasına kalkıp gitmeye yelteniyor. O sırada patron tekrar lafa giriyor, “Abi böyle de her şey havada kaldı. Yani bir şey demedin. Söyle, sen güzel bir yıl olacak mısın?
-Size bağlı.
-Nasıl abi?
-Benimle ilgisi yok oğlum. Anlamadın mı işte size bağlı. Genel olarak…
Tam o sırada patronun eşi yine araya girdi, “Aman kalkarsa kalksın, ben kadehimi sana kaldırıyorum. Çok da güzel konuştun. İnanıyorsak, umudumuz da varsa bize yeter. “ Sessizlik… 2022 tam kapıdan çıkacaktı ki, patronun eşi bir anda şarkıya girdi, Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…
Yani yeni yılın iyi olması bize bağlı.
2022’ye girerken filmdeki şu repliğe çok inandım. Üstelik hayatımın çok da iyi bir döneminde değildim. Yeni yıl bana neler getirecek habersizdim. 2023’den de beklentim budur.
“Kimimiz aşık olacak, kimimiz hayalindeki işe kavuşacak, kimimiz çok mutlu olacak. Tamam, belki her günümüz böyle geçmeyecek. Bazen mutsuz olacağız, ağlayacağız, küseceğiz, düşeceğiz ama yeniden ayağa kalkacağız. Belki biteceğiz ama yeniden başlayacağız.”
“Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin, Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin, Senden öncekiler de böyleydiler. Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler..” demiş Halikarnas Balıkçısı.
Bodrum otogarının en görünen duvarlarından birinde okudum bu yazıyı…
Oradayken düşünecek çok vaktim oldu. Bir sürü karar aldım kendi kendime. Sonra da bir güzel hepsini afiyetle yuttum.
Yuttuklarıma üzüledim, sadece biraz kilo aldım galiba.
Daha farklı olabilir miydi her şey?
Bilmiyorum.
Şimdi arkama baktığımda pişmanım diyemem. Sadece bir arpa boyu yol alabilmiş olmaktan üzgünüm.
Her neyse… Yazının başına dönelim.
Geçenlerde Mazhar Alanson, şarkısındaki “yandım yandım” kısmını Medine’de yazdım. “Baka baka doyamadım hem kokladım da” Kâbe’yedir mesela. Ama siz onu dinlerken aşk şarkısı zannedersiniz.” Diye alakasız bir açıklama yaptı.
Bu video bir iki gündür yeniden hortladı. Az önce Berna Laçin’in tweetini görünce epey güldüm.
“Bana yeniden şarkılar söyleten kadın kim? Meryem Ana mı?”
Hazırsanız miş gibi yapıyoruz…
Üzülmüş gibi,
Sevmiş gibi,
Değer vermiş gibi,
Dinlemiş gibi,
Anlamış gibi,
Miş gibi iste…
Nerden çıktı şimdi bu miş gibi yapmalar ve Mazhar Alanson hikayesi ya!
Her neyse…
Geçenlerde Damla’nın tavsiyesiyle Netlfix’de Sıcak Kafa’yı izledim.
“Osman Sonant var sen seversin, fena dizi değil izle” dedi.
Diziyi izlemeye başladığımda uzun süre gözlerim Osman Sonant’ı aradı. Meğer Mehmet Günsür görünümlü Osman Sonant varmış dizide…
Nerden bilebilirdim, Aşk tesadüfleri severmiş…
Kötü bir dizi değildi ama kitabını daha çok merak ettim. Okuyacağm.
Dizi bana genel hatlarıyla George Orwel’den 1984 romanını ve Francis Lawrence’ın I am the Legend filmini anımsattı.
2014 kışı sinema’dan çift anadal yapıyordum. Sıfıntaki herkes ekiplere bölünmüştü. Biz sınıfın en yetenekli grubuyduk. Yaptığımız işlerle çocuk halimizle çok büyük başarılar elde etmiştik. Bir gün derste Aras Hoca yönetmen arkadaşı Yeşim Ustaoğlu’nun Çeşme’de çektiği film için figüran lazım olduğunu istersek gidebileceğimizi hem de bir sinema öğrencisi olarak gerçek bir set görmenin çok faydalı olacağını söyledi. Biz de ekip olarak bu teklife çok heyecanlandık ve atladık gittik.
Çeşme’ye vardığımızda hafif puslu soğuk bir hava vardı. Bu benim Çeşme’ye ilk gidişimdi. Mezun olduktan sonra meslek hayatımın ilk 8 ayını Çeşme’de geçireceğimden habersizdim.
Otelin kapısından girerken Osman Sonant sigara içiyordu. Hemen gidip selam verdik. Sıcak ve samimi bir sohbet ettik.
Osman Sonant’ın benim için önemi Turgut Uyar’a ait olmayan Turgut Uyar’ın Palyaço şiirinden ötürüydü. Şiirin önemi ise bambaşka…
Neyse sonra ben bu şiiri Melisa’ya da öğrettim. O da bana Palyaço korkusunu anlattı.
İnsan palyaçodan korkar mı hiç?
Neyse biz Melisa’nın bu korkusunu yenmek için herkes tarafından sevilmeye çalışırken palyaçoya dönüşen bir adamın hikayesinin senaryosunu yazıp filmini çektik. “Boya”
…
belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize
Kim sevmezdi çiçekleri filan ”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi
Bunu palyaço söyledi, palyaço söyledi ben yazdım yazdım, yazmasam ağlayacaktım
…
Şimdi tam bu kısımda becerebilirsem Osman Sonant, Palyaço, Turgut Uyar, Tomris Uyar Cemal Süreya, Hakan Gerçek, Godot, Kaldırım çiçekleri ve Sıcak Kafa’yı birbirine bağlayacağım.
Biraz zor olacak,
Silsile başlıyor.
Demet’in bana Palyaço şiirini öğretmesi, Şiiri Osman Sonant’ın seslendirmesi, Osman Sonant ile film setinde tanışmamız, Şiirin Turgut Uyar’a ait olduğunun iddia edilmesi ama aslında ona ait olmaması, Sıcak Kafa’da oynayan Hakan Gerçek’in Cemal Süreya’nın Üvercinika şiirini seslendirmesi ve bu şiirin benim en sevdiğim Cemal Süreya şiirlerinden birisi olması, Cemal Süreya ve Turgut Uyar’ın farklı dönemlerde Tomris Uyar’a aşkları ve onca aşk şiirinin sadece bir Tomris’e ithafen yazılmış olması gerçekliği, Sıcak Kafa’nın ilk bölümünde Şule’nin gelmeyeceğini bildiği ama yine de beklediği otobüs durağı sahnesi, Durağın karşısındaki beton kaldırımın arasından çıkan kardelen, bu kaldırım çiçeklerinin betona karşı savaşını yıllardır benim en hüzünlü durum olarak bulmam falan filan…
Hadi bakalım bu silsileyi anlayan beri gelsin.
…
Geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda korktum birden, kusacak gibi oldum ”olur öyle” dedi palyaço, ”herkes alçaktır biraz” ”otur ulan!” dedim, bağırdım ona ben bazen bağırırım biraz
…
Adam değer verdiği kadına laf arasında Turgut Uyar’dan Göğe Bakma Durağı ve Cemal Süreya’dan Aşk şiirlerinden bahsetse yine de “seni seviyorum” demeli mi?
Daha önemlisi, diyebilir miyim?
Sedef Sebütekin zihnimde bedava konserler vermeye devam ediyor. Zabıtanın numarası kaçtı?
Bugün az kalsın Issız Adamdaki Ada ve Alper’in yıllar sonra karşılaştığı sahnedeki gibi bir an yaşanacaktı.
Tamam tamam bu kadar dramatize etmeye gerek yok zaten yaşanmadı.
Neyse seviyorum bu filmi. Ay hayır ya ağlamıyorum gözüme toz kaçtı sadece.
Ergen sayılırdım ilk izlediğimde, çocuk aklımla boğazıma oturan ayıyı kaldırmaya çalışırken kendi kendime Alper gibi olacağım demiştim.
Alper gibi olmak iyi bir şey miydi düşünmemiştim tabii…
Bu film sayesinde yemek yapmayı öğrendim ben. Kek sevmesem de havuçlu tarçınlı kek yapmayı öğrendim. Havuçlu tarçınlı keki de sevmedim gerçi…
Ben galiba baya kek sevmiyorum.
Alper gibi olmanın iyi bir şey olmadığını oyunun havuçlu tarçınlı kek bölümünde anladım ve kaydetmeden çıktım oyunu.
Neyse bu aralar zaman makinesini bulmuş gibi hissediyorum kendimi.
10 sene önce tam bu zamanlar İzmir’de tek başıma yaşadığım dönemin henüz başıydı. Okuldan eve gelip hiçbir şey yapmadan biraz oturur sonra kalkar yemek yapardım. Bulaşıkları sadece Pazar günleri yıkardım. Bu yüzden mininmum bulaşık çıkarcak aktiviteler yapardım.
Bu vesileyle yalnız kalmayı, kendimle vakit geçirmeyi öğrendim. Bu yüzden hayatımın sonraki döneminde yalnızlıkla ilgili bir sorunum olmadı.
Bahsettiğim yalnızlık yanında arkadaşının ya da sevdiğin kadının olmaması durumu değil. İnsan bazen büsbütün bir kalabalığın içinde bile yalnız olabiliyor. Benim kast ettiğim yalnızlık tam da bu aslında.
Biz güncemizin bu kısmında Zuhal Olcay’dan Yalnızlığım dinleyelim. Güzel şarı ama bu kadar acıklı bir durum içerisinde değiliz…
Her neyse 10 sene öncesine geri dönelim.
Bir haftadır yalnız yaşamaya geri döndüm, özlemişim.
Hiç kimseyle görüşmedim ve hiçbir şey paylaşmadım. Yemek yaptım, arada bulaşkları yıkadım. (Bu sefer Pazar gününe bırakmadım. Sevdiğim müzikleri yüksek sesli dinledim, bazılarına eşlik ettim ve Godot’u beklemeye devam ettim. Ha bir de bolca düşündüm.
Bulaşıkları yıkadıktan sonra sarı bezle cif eşliğinde tezgahı silmek ve iş bitince bezi sıkıp lavobanın önüne nizami bir şekilde sermek yazılı olmayan bir mutfak kanunudur. Bu işlemi yapmazsanız bulaşık perileri sizi uykunuzda rahatsız edebilir. Lütfen bu ritüeli atlamayın.
Sarı bezi serdikten sonra aklımdaki gevezelerden birisi “iyi de Ardacığım bu evde bulaşık makinesi var” diye seslendi. “Sanane ne lan hıyar” diye susturdum onu. Bozuldu galiba… Zira bütün akşam muhabbete hiç dahil olmadı.
Godot kapıyı çalınca uyandım bugün.
Hayat tesadüfler silsilesidir. (Bu cümlenin telif hakkı bana aittir.)
Bunca tesadüfe rağmen Godot’un gelmemesi de bir tesadüf olabilir.
Hayalperest olmak eğlenceli bir şey. Birlikte şuraya gideceğiz, bunu yapacağız diye aptal aptal hayaller kuruyorsun.
Dur bakalım efendi! O acaba seninle bunları yapmak istiyor mu?
Haklısın, isteseydi söylerdi ya da en azından senin kadar heyecanlanırdı. Merak ederdi ne zaman diye en azından.
Bizi biz yapan geçmişteki tecrübelerimizdir. Benimki de öyle. Bugünkü beni geçmişteki bana borçuluyum.
Hayaperest olmak hayal kırıklığına sebep olmaz, bizi pişman eden şeyler genelde köpürüyü geçene kadar ayıya dayı demelermizdir.
Pişman olmayacaksın, hayıflanmayacaksın. Ben onun için bunca şey yaptım o bana bunu reva gördü demeyeceksin. En önemlisi de bir karşılık beklemeden yapacaksın. Mutlu olsun yeter diyeceksin.
Biraz kadın erkek ilişkilerine atfıf gibi oldu ama esasında genel bir şey bu. Bir arkadaşına da mutlu olsun diye bir şey yapabilmeli insan. Bir karşılık beklemeden yani öylesine…
Geçmiş tecrübelerim bugün beni ben yapan duygulara, donanımlara sahip olmamda en büyük katkısı olan şeyler.
Cahit Zarifoğlu ne demiş?
“Onca sevgiye rağmen kalbi filizlenmemişse, toprağı sen değilsindir.”
Ama sen yine de her şeye rağmen Nazım’ın dediği gibi,
…
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından.
…
“o” zeytini dikeceksin.
Godot’u kendime benzetiyorum. Bu yüzden gelmemesini anlıyorum.
Heraklitos’un, “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.” önermesinde kast ettiği şey; o artık aynı nehir değildir. Çok sular akmıştır, aynı zamanda kişi de artık ilk seferindeki kişi değil; yeni birisidir. Yani tecrübeleri onu artık değiştirmiştir.
Felsefenin en güzel tarafı istediğiniz önermeyi istediğiniz yere yorabilmenizdir.
Ben Heraklitos’un bu önermesini insan aynı hatayı iki kere yapmaz diye yorumlamak istiyorum.
Acaba gerçekten öyle mi demek istemiştir?
Ne önemi var? Ben böyle yorumlamak istedim şu an.
Hadi herkes eteğindeki taşı döksün!
Ne alaka?
Levent Yüksel Kadınım şarkısı mı yoksa Tanju Okan Kadınım şarkısı mı daha güzel karar veremiyorum.
İkisi de güzel.
Bu aralar iş yerinde metin yazarken zorlanıyorum.
Geçen gün bir mailing metnini 3’üncü revize edişimde yöneticiden gelen cevap maili bütün akşam aklıma geldikçe kahkahalarla gülmem sebep oldu.
“Bir iki cümlede ‘keyif’ demeyi unutmuşsun sanırım. Toplamda 8 kere keyif demişsin tekrar revize eder misin”
Ne yapabilirim? Aklım sürekli Kalp Hanımda olduğu için yazamıyor olabilir miyim? Biraz anlayış ya…
Geride kalan haftanın notları:
Bir inanışa göre birisini sürekli düşünüyorsanız o da sizi düşündüğü içinmiş. Büyük saftata doğrusu.
Nazım Oratoryosu bu ülkenin başına gelmiş en iyi şeylerden biri olabilir.
İnsanlar asla söyledikleri kadar meşgul değillerdir. İnsanların öncelikleri vardır ve bazen sıra sana gelmez.
Hayatımda hiçbir zaman kendime yapılmasını istemediğimi başkasına yapmadım.
Futbol fanatiği, oturduğunuz mekanda bir kenardan telefodan maç açan andavallar size bir şey katmaz, uzaklaşın.
İran sineması iyidir. İlerde bugün mollalara karşı direnişlerini eminim çok iyi anlatacaklar. Heyecanla bekliyor ve direnişlerini destekliyorum. Bollywood da iyidir. Gönlü kalmasın…
Yağmurlar başladı. Ben de mecburen yağmurlu şarkılar playlisti yaptım fakat ortamlarda fazla duygusal gözükmemek için paylaşmıyorum. Favorim: Cem Adrian Sen Yağmurları Sevdiğinde.
Annemler öteki eve taşındığı için balığımız Metin’i bana emanet ettiler. Her sabah yemini vermeyi unutmamak için akşam eve geldiğimde ilk iş yemini sokak kapısının önüne koyuyorum.
Instagram mesajlar kısmına notlar özelliği geldi. MSN’de olduğu gibi İrem Hayalet Sevglim dinliyor yazmamak için kendimi zor tutuyorum ama muhtemelen bu yazıyı paylaştıktan sonra yapacağım.
Bu hafta çocukluk arkadaşlarımdan birisini diğer çocukluk arkadaşlarımla birlikte hayatımızdan çıkardık. Bazıları hayatımızdan çıkardığımız arkadaşımızın son hallerine çok öfkelendiler ama bence gerek yoktu. Ben onu sileli çok olmuştu. En son yaptıkları sadece tuzu biberi oldu. İnsan birini bir anda hayatından çıkarmaya karar vermez zaten. Ama istediği birinin hayatından sadece bir adım dışarı atarak çıkabiliyor. Tavsiye ederim.
Geçen Cumartesi sabah 6’ya kadar Kaleiçinde içtikten sonra dertleştiğim arkadaşım, “Ben seni anladım sen ruhunu besleyeceğine inandığın aşkı istiyorsun. Yoksa senin imkanlarında bir adamın kırmadık ceviz bırakmaması gerekirdi.” Dedi. Biraz kaba ama hoşuma giden bir tabir oldu. Belki de alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak beğendim bilmiyorum.
Bazen elinizde olmadan zaman ve mekan algısını yitirirsiniz. Bir bakmışsınız zaman geçmiş… Belki de o kadar uzun süre olmamıştır… Neyse önemli olan aynı anda aynı yerde aynı şeyi konuşmaktı.
Hep söylüyorum, benden iyi yazarları kıskanıyorum. Ama artık iyi bir yazar olmanın önemli olmadığına iyi bir okur ve düşünür olmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. En azından şimdilik…
Bir süredir çırpınıp durduğum bir girdabın içinden çıkış yolunu arıyorum gibi hissediyorum kendimi.
Böyle söyleyince bunalımdaymışım gibi oldu ama değilim.
Sadece bekliyorum.
Neyi?
Ne önemi var?
Bulabilecek miyim?
Bilmiyorum.
Bulabilirsem umduğum gibi olacak mı?
Belki evet belki hayır…
Bu yüzden girdaptan çıkış yolunu bulana kadar kendime vakit ayırmaya karar verdim. Sevdiğim dostlarımla görüşüyorum, arada yemek yapıyorum ve plansız etkinliklere dahil oluyorum. Ha bir de geçen hafta bir ara odamı temizledim.
Gündelik meşgaleler de insanı mutlu ediyor. Bence zaten önemli olan bütün bunlar yaşanırken an’dan keyif alabilmek.
Yoksa, “Fırtına geçtikten sonra nasıl atlattığınızı hatırlamayacaksınız. Nasıl hayatta kaldığınızı da. Hatta fırtınanın dinip dinmediğinden bile emin olamayacaksınız. Ancak bir şey kesindir, fırtınadan çıktıktan sonra fırtınaya girenle aynı insan olmayacaksınız.”
Geçenlerde Vladimir Mayakovski’nin bir söylemi karşıma çıktı.
“Hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır… Bırak, gitsin… Bırak, git…”
Bunu, “Ali’nin Sekiz Günü” filmindeki “unutur gibi olursun, sonra yeniden çıkar karşına. Sonra yeniden gider.” Repliğine benzettim. Tabii ki birbiri ile alakası yok ama canım benzetmek istedi. Ne var yani!
İşte bu düşünceler hep beklentilerimizden ve hayallerimizden dolayı başımıza geliyor.
Bu ara Beckett’e takmış durumdayım. Herifcioğlu olmadık şeylerden aklıma gelip duruyor. İnat ettim “o” kitabı almak yerine hakkında yazılan çizilenleri okumakla yetineceğim.
Geçen Cumartesi ve Pazartesi rakı ile olan ilişkimizi pekiştirdik.
Bu aralar ansızın öteki evde kalıp durmamdan ve en son gidişimde elektriği açık bırakıp dolaba kahvaltılık bıraktığım için galiba bizimkiler biraz alındı…
Pazar günü akşam eve geldiğimde “Biz hafta için öteki evde kalacağız. Hafta sonları Antalya’da kalacaksan yerleri değişebiliriz ya da bizimle kalmak istersin belki” gibi bir cümle kuruldu…
İçim cız etmedi değil ama olsun, belki böylece kremalı mantar soslu tagliatelle perileri belki daha çok ziyarete gelir de girdaptan birlikte çıkarız…
Kim bilir? Belki bir cankurtaran gibi…
Her neyse, bir öz eleştiri olarak söylüyorum ki bu aralar ben öteki eve kaçma işini biraz abarttım galiba.
Durduk yere internet bağlatmam da galiba üzerine tuz biber ekti…
Bu aralar benden beklenenleri karşılayamıyorum galiba.
Gerçi ben de beklediklerimi bulamıyorum galiba.
Neyse…
Bir önceki günceyi “Bunca bağlamdan sonra Samuel Beckett için “Beklentilerin yazarı” desek alınmazdı herhalde…” diye bitirdiğim için adam resmen gücendi ruhu peşime takıldı…
Sürekli onu araştırıyorum, hakkında yazılanları okuyup duruyorum.
Peki, kim bu Godot?
Kimilerine göre tanrı kimilerine göre hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayallerimiz…
Herkesin Godot’u kendine arkadaşlar! Lütfen kimse kimsenin Godot’una karışmasın, rica ediyorum!
Bugün Ekşi’de “Godot’u beklerken” başlığında 159’uncu kez gezinirken gördüğüm bir yazıyı çok beğendim.
Yazıyı olduğu gibi aşağıda paylaşıyorum, benden Godot’ya gelsin…
“Bir varoluş sancısı”
Beklemek…
Kimi ve neyi beklediğini bilmeden beklemek…
Umut etmenin bir diğer adı beklemek; günlerce, gün doğarken ve batarken…
Beklemenin dışında bir hayat kurmak için eyleme geçmiyorsun. Ömrün beklemekle, ertelemekle geçiyor. Mevsimler değişiyor ama senin sinir bozucu bekleyişin devam ediyor.
Bir yere gidebilecekken gitmiyorsun. Sadece tüketiyorsun, sabrediyorsun ve her şeyin düzelmesini bekliyorsun. Hayatını kaçıyorsun, hayallerin çöküyor ama sen yine de Godot’yu bekliyorsun.
Godot gelmeyecek!
Godot seni eylemsizlikten kurtarmak için gelmiyor. Godot’yu beklemekten vazgeçmediğin için gelmiyor.
Godot sensin!
Kendini bekliyorsun.”
Kalemi benden güçlü olan yazarlardan hoşlanmıyorum. Ama yazdıklarını okumak hoşuma gidiyor.
İyi bir yazar mıyım? Bilmiyorum ama en azından yazıyorum.
Önemli olan sen bunu okuyor musun?
Sen, bu günceyi okuyan Godot, şimdi şöyle yapacağız, sen de bana Godot hakkında düşündüklerini yazacaksın.
Hayır tabii ki zorunda değilsin ama Godot’u beklememizin bir anlamı olması için yazman lazım…
Peki, biz biliyor muyuz Godot gelecek mi?
Gelmez herhalde…
Bir süredir kiminle konuşsam “Aşk acısı çekiyorsun sen galiba” diyor.
Hayır, ben sadece beklentilerimin ve hayallerimin girdabı içerisindeyim.
Çıkabilir miyim?
Godot’a soralım.
Kapak fotoğrafı hakkında: Bu fotoğrafı, Yeni Şükran Oteli yıkılmadan önce belgeselini çektiğim dönemde 25 yıllık sakini Yılmaz Ağabeyi çekmiştim. Fotoğrafta gördüğünüz Yılmaz Ağabey, benim hayatta gördüğüm en büyük bekleyendi. Tarihi bir otelin rutubetli bir odasında neyi bekliyor olabilirdi?
Otel yıkıldıktan sonra ne yaptı acaba? Umarım bir yerlerde beklemeye devam ediyordur…
Sadri Alışık’ın Bitirim Kazım filminden bir alıntı ile bitirelim, “Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz, denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz, bir çok şeyin tadına bakacağız sonra da ister istemez gidiyorum elveda şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”
Dip not: Kalp Hanım ile istediğimiz zaman ziyaret edebileceğimiz bir yere zeytin fidanı diktikten sonra gidilecek mekanlar listesine yenilerini ekledim.