Hayat Büyük Tesadüfler Silsilesidir

Merhaba!

Eğer bu yazıyı okuyorsan çok uzun süredir yapmak istediğim bir şeyi gerçekleştirmişim demektir.

Biliyorum biraz garip bir giriş oldu. Uzun süredir kimsenin okumadığı bir blog yazmak istiyordum. O kıvılcım şuan parlamış olabilir. Bakalım yazının sonuna kadar geldiğimde beklediğim gibi bir içerik çıkarsa paylaşacağım.

Takvim yaprakları 17 Kasım 2020’yi gösterirken saat 22:30 sularında bir gazla bu yazıyı yazmaya karar verdim. Her şeyin başlangıcı bu yazı olabileceği için bir ön bilgi vermek istiyorum. Öncelikle burada yazacağım yazıların tamamen kendi düşüncelerimi kapsayacağını belirtmek istiyorum. Okuyan kişiye hiçbir entelektüel ya da farklı bir bilgi kazanımı vaad etmiyorum. Okuyucu içeriği tamamen saçma bulabilir yazı hakkında görüş belirtebilir fakat bu benim fikirlerimi ne kadar değiştirir bilmiyorum. Her yazı için kendimce bir başlık belirleyip uzun uza başka konulara da değindikten sonra ana fikir hakkında kısacık fikir belirtebilirim. Bu ön bilgileri vermemdeki amaç ne yapmak istediğimi net bir şekilde aktarmak.

Hazırsak başlayalım…

Hayat Büyük Bir Tesadüfler Silsilesidir.

27 yıllık yaşamım boyunca; hadi bireyin kendini tanıma ve kişiliğini oluşturma evresi olarak üniversite çağlarını baz alalım. 19 Yaşımdan beri yaşadığım, şahit olduğum olaylar bana bu cümleyi birçok kez tekrarlattı. Bu yüzden başıma bir şey geldiğinde, “Bunun yaşanmasının bir sebebi var. Sonucunda bu konu ile bağlantılı iyi ya da kötü bir şey daha olacak” dedim kendi kendime. Bunun adı kadercilik olabilir mi?

Bence değil.

Bu arada şanslıyım ki genelde hep iyi şeyler silsilesi olarak çıktı karşıma bu durum. Belki de insanın en güzel özelliği olan beynin unutma ya da öteleme fonksiyonu sayesinde kötüleri hatırlayamıyorum. İyi ki de hatırlayamıyorum.

Evet, şimdi gelelim bu yazıyı bana yazdıran kıvılcıma.

Dün üniversiteden bir arkadaşımın hasta kedisi için yardım mesajını aldım. Üniversite biteli 3 seneyi geçmişti ve biz o günden beri neredeyse hiç konuşmamıştık. Günümüz iletişim teknolojisinin olmazsa olmazı whatsapp’dan bir süre yazıştık. Nasılsın? Nasıl gidiyor? Neler yapıyorsun? Kediden çok Türker’in nasıl olduğu ilgili çekiyordu haklı olarak. Sevdiğim, arkadaşlığına önem verdiğim biriydi Türker. Bazı hıyarlıkları olurdu arada ama özünde iyi insandı. İsteseydi iyi bir sinemacı olabilirdi.

Türker’i çift anadal programı kapsamında derler aldığım Sinema ve Dijital Medya bölümünden tanırım. Filmografimde en önemli belgesellerden birisini beraber yapmıştık. Bu belgesel aynı zamanda ilk projemizdi. Film yapmak ciddi bir konudur. Bu yüzden öğrenci projesi falan dinlemedik o dönem için bir öğrenci projesinden beklentilerin üzerinde bir organizasyon ve prodüksiyon yaptık. Belediyelerden destekler aldık, Ticaret odasından para yardımı aldık. Bir sürü destek bulduk yani. Hatta hiç unutmuyorum proje dersini veren Aras Hoca, “E gençler sizi mezun edebiliriz artık” demişti de nasıl gururlanmıştık. Hocam 2. Sınıf olmamız dışında sorun yoktu ama olsun bizi gururlandırdınız, teşekkür ederiz.

Aynı projeyi beraber yaptığımız Gizem ve Melisa’dan da bahsetmeden geçemem. Çünkü birazdan bağlanacak bütün konular. Bu kısmı kısa tutmak için Gizem’i etkisiz elaman olarak sayıp biraz Melisa’dan bahsedeyim. Kendisi bu projeden sonra en iyi kadın arkadaşım olma şerefine nail oldu. Üniversite bitti ama hala sürekli konuşuruz hatta geçenlerde abarttık ailesi ile tatile geldiği güzel köyümde oturup bir kahve bile içtik. Vay be! Kendisi biraz saf, inatçı ve çabuk kırılan bir kadındır. Bu yüzden genelde hep hayatına giren adamlar tarafından yarı yolda bırakıldı ya da çok üzüldü. Ben de çok destek olmak istedim kendisine fakat işte biliyorsunuz insan yaşamadan, görmeden bazı şeyleri kabullenemiyorum. O yüzden onu salaklıklarıyla kabul edip bana ihtiyacı olduğunda yanında olarak arkadaşlığımızı sürdürüyorum. Sanıyorum uzun yıllar daha böyle devam edecek.

Şimdi konuyu yavaş yavaş bağlıyorum. Az önce bizi ikinci sınıftan mezun etmek isteyen Aras Hoca bir gün bizim gruba gelip, “Arkadaşlar, Yeşim Ustaoğlu’nun Çeşme’de çekimleri devam eden setine gitmek ister misiniz? Hem figüran lazımmış hem de profesyonel bir set ortamı görmüş olursunuz” dedi. Biz hemen kabul ettik. Pazar günü çekim için Çeşme’ye gittik. Bu benim Çeşme’ye ilk gidişimdi. O zaman 3 sene sonra ilk tecrübeme Çeşme’de atılacağımdan habersizdim. Zaten o günden sonra iş görüşmesi için Çeşme’ye tekrar gitmeyecektim. Çeşme’ye vardığımızda nasıl gittiğimizi hatırlamadığım bir şekilde Çeşme Marine Otel’e vardık. Otele vardığımızda yemek saatiydi. Bütün set ekibi yemek yiyordu. Garsonlar hemen bizi de buyur ettiler. Güzel bir tabldot yedik. Mevsim kıştı, hava soğuk sayılırdı. Daha önce bizimle paylaşılan kıyafet bilgilendirmesine göre smart casual giyinmemiz gerekiyordu. Tabii ben pek bu işlerden anlamadığım için mümkün olan en şık şekilde giyinmiştim. Tabii öncesinde hz google’da uzun bir araştırma yaptım. Tabii sonuç başarılı mıydı emin değilim.

Yemekten sonra kapıya çıkıldı. Ne görelim, Osman Sonat. Arkadaşımızmış gibi güzel bir sohbet ettik. Tabii ben ilk bakışta hiçbir ünlüyü tanımadığım için onu da tanımadım ama kendisini severdim. Turgut Uyar’ın olup olmadığı bir türlü kesinleşemeyen kendisinin okuduğu Palyaço şiirini seslendiriyordu. Tabii biz o zaman Melisa ile bu şiirden ve onun palyaço fobisinden yola çıkarak bir senaryo yazacağımızı ve kısa film çekeceğimizi de bilmiyorduk. Neyse otelde biraz daha vakit geçirildikten sonra servislerle setin olduğu dağ başındaki villaya gidildi. Dedim ya İzmir’den Çeşme’ye nasıl gittik tam hatırlamıyorum fakat bir yerlerde bindiğimiz serviste Sıla’nın o dönem ortalığı kasıp kavuran “Yeni Ay” albümü çalıyordu. Merhabalar şarkısı favorimdir. Belki de bu yüzden bu yazıya böyle başlamışımdır. Kim bilir?

Set’e vardığımızda bir sinema öğrencisi olarak ortamı gözlemlemek gerçekten çok güzel bir deneyimdi. O set sayesinde belki de kendi setlerimizde hep profesyonel bir şekilde yaklaştık olaya. Görsel efektçi Ahmet Ağabey gerçekten setlerde ne kadar boş insanların çalıştığının kanlı canlı kanıtıydı. Bir de Yeşim Ustaoğlu’nun set amiri Ulaş ve onun kız arkadaşı Damla ile tanışmıştık. Tabii iletişimci olmanın avantajı ve bilinci ile insanlarla ne kadar çok bağ kurarsan o kadar ilerde sana faydası olur mantığı ile iyi insanlar biriktirdik. Ulaş ve Damla da onlardandı. Aras Hoca Yeşim Ustaoğlu’nun arkadaşı olduğu için Yeşim Hanım direkt Ulaş’a ve Damla’ya bizimle ilgilenmesini söylemişti. Sağ olsunlar uzun uzun sohbet ettik. Seti gezdirdiler insanlarla tanıştırdılar.

Son kısma gelmiş bulunuyoruz. Çok az kaldı bütün bunları neden yazdığımı şimdi söyleyeceğim.

Damla ile sosyal medyada hemen arkadaş olduk. Ara ara yaptığı işler takip ettik fakat set sonrasında hiç yazışmadık ama set günü bizimle gece 2’ye kadar ilgilendiği için yıllar sonra bile adını unutmayacağım birisi olarak kaldı. Sonra dizi işlerine bulaşmayacağım için muhabbetimiz de olmadığı için Facebooktan insan temizleme operasyonlarımdan birisinde silmiştim kendisini. Tabii yine yıllar sonra bir şekilde karşıma çıkacağını ve tesadüfler silsilesinin bir parçası olacağını bilmiyordum.

Birkaç gündür Ablam Damla’nın Netflix’de “Bir Başkadır” diye bir dizi var mutlaka izle telkinlerine  dayanamayıp başladım izlemeye. Birkaç bölüm izler Konuşanların 27. Bölümü gelmiş 2 bira içer biraz ona gülerim dedim kendi kendime. Diziye başladım ve inanılmaz bir Türkiye gerçeği ile karılaştım. Oyunculuklar, konu ve yapım o kadar başarılıydı ki 4. Kupa çayım biterken 3. Bölümün sonunda buldum kendimi. Ferdi Özbeğen çalarken arkada bir isim çarptı gözüme. Damla Kirkali. Aa dedim ve hemen telefonu elime aldım. Ablam olan Damla’ya ve Melisa’ya yazdım. Onlarla da biraz vaybeleştikten sonra Damla’yı  Facebook’dan tekrar ekledim. Bakalım kabul ederse olayı çok çok daha kısa bir şekilde anlatıp böylesine güzel bir yapımda yardımcı yönetmen oluşunu kutlayacağım.

İşte hayat böyle tesadüfler silsilesi. Dün Türker’in mesaj atması, Türker ile gittiğimiz film setinde tanıştığımız birinin adını bugün çok beğenerek izlediğin bir dizide önemli bir görevde görmek… İnsana yıllardır kayıp ağabeyini bulmuş hissi veriyor doğrusu.

Yardımcı yönetmen olan Damla ile diziyi izlememi öneren ablamın adaş olması da başka bir tesadüf olabilir mi?

Evet sanırım anlatacağım her şeyi bir çırpıda anlattım. Biraz uzun oldu galiba ama olsun. Dediğim gibi aslında bu bloğu kendim için yazıyorum. Okuyanlara da yalnızca teşekkür etmekten başka bir şey maalesef gelmez elimden.

Neyse ben 4. Bölümü de izleyip Konuşanların 27’inci bölümünü izleyip, birkaç bira içerek bloğumun ilk yazısını kutlayacağım. Biranın yanında yenen tuzlu fıstığın kabuğunu soyarak yiyorsan burayı hemen terk et.

Bu arada bugün aldığım bir kara habere göre de Konuşanlar sanırım artık Acun’un dijital içerik platformunda olacakmış. Kardeşim teşekkürler(!) Bu paralı platforma taşınan içerikler hakkında da ayrı bir blog yazarım belki. Aynen Aynen gibi bu da yok olup gidecektir diye düşünüyorum.

Unutmadan Wikipedia’ya göre blog yazıları genelde bir takma ad ile yazılıp son kısmında tarih ve mahlas ile bitirilirmiş.

Kendi tarzımı yansıtması için son kısımda bir şarkı önerisi ile bitireceğim bütün yazıları. Aşağıya bırakıyorum.

17 Kasım 2020

Biranın Yanındaki Tuzlu Fıstık.

Sevgiler.