Kremalı Mantar Soslu Tagliatelle perileri ziyaret etti bugün beni

Hatırlanmak güzeldir, arada gelin böyle.

Bir süredir çırpınıp durduğum bir girdabın içinden çıkış yolunu arıyorum gibi hissediyorum kendimi.

Böyle söyleyince bunalımdaymışım gibi oldu ama değilim.

Sadece bekliyorum.

Neyi?

Ne önemi var?

Bulabilecek miyim?

Bilmiyorum.

Bulabilirsem umduğum gibi olacak mı?

Belki evet belki hayır…

Bu yüzden girdaptan çıkış yolunu bulana kadar kendime vakit ayırmaya karar verdim. Sevdiğim dostlarımla görüşüyorum, arada yemek yapıyorum ve plansız etkinliklere dahil oluyorum. Ha bir de geçen hafta bir ara odamı temizledim.

Gündelik meşgaleler de insanı mutlu ediyor. Bence zaten önemli olan bütün bunlar yaşanırken an’dan keyif alabilmek.

Yoksa, “Fırtına geçtikten sonra nasıl atlattığınızı hatırlamayacaksınız. Nasıl hayatta kaldığınızı da. Hatta fırtınanın dinip dinmediğinden bile emin olamayacaksınız. Ancak bir şey kesindir, fırtınadan çıktıktan sonra fırtınaya girenle aynı insan olmayacaksınız.”

Geçenlerde Vladimir Mayakovski’nin bir söylemi karşıma çıktı.

“Hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır… Bırak, gitsin… Bırak, git…”

Bunu, “Ali’nin Sekiz Günü” filmindeki “unutur gibi olursun, sonra yeniden çıkar karşına. Sonra yeniden gider.” Repliğine benzettim. Tabii ki birbiri ile alakası yok ama canım benzetmek istedi. Ne var yani!

İşte bu düşünceler hep beklentilerimizden ve hayallerimizden dolayı başımıza geliyor.

Bu ara Beckett’e takmış durumdayım. Herifcioğlu olmadık şeylerden aklıma gelip duruyor. İnat ettim “o” kitabı almak yerine hakkında yazılan çizilenleri okumakla yetineceğim.

Geçen Cumartesi ve Pazartesi rakı ile olan ilişkimizi pekiştirdik.

Bu aralar ansızın öteki evde kalıp durmamdan ve en son gidişimde elektriği açık bırakıp dolaba kahvaltılık bıraktığım için galiba bizimkiler biraz alındı…

Pazar günü akşam eve geldiğimde “Biz hafta için öteki evde kalacağız. Hafta sonları Antalya’da kalacaksan yerleri değişebiliriz ya da bizimle kalmak istersin belki” gibi bir cümle kuruldu…

İçim cız etmedi değil ama olsun, belki böylece kremalı mantar soslu tagliatelle perileri belki daha çok ziyarete gelir de girdaptan birlikte çıkarız…

Kim bilir? Belki bir cankurtaran gibi…

Her neyse, bir öz eleştiri olarak söylüyorum ki bu aralar ben öteki eve kaçma işini biraz abarttım galiba.

Durduk yere internet bağlatmam da galiba üzerine tuz biber ekti…

Bu aralar benden beklenenleri karşılayamıyorum galiba.

Gerçi ben de beklediklerimi bulamıyorum galiba.

Neyse…

Bir önceki günceyi “Bunca bağlamdan sonra Samuel Beckett için “Beklentilerin yazarı” desek alınmazdı herhalde…” diye bitirdiğim için adam resmen gücendi ruhu peşime takıldı…

Sürekli onu araştırıyorum, hakkında yazılanları okuyup duruyorum.

Peki, kim bu Godot?

Kimilerine göre tanrı kimilerine göre hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayallerimiz…

Herkesin Godot’u kendine arkadaşlar! Lütfen kimse kimsenin Godot’una karışmasın, rica ediyorum!

Bugün Ekşi’de “Godot’u beklerken” başlığında 159’uncu kez gezinirken gördüğüm bir yazıyı çok beğendim.

Yazıyı olduğu gibi aşağıda paylaşıyorum, benden Godot’ya gelsin…

“Bir varoluş sancısı”

Beklemek…

Kimi ve neyi beklediğini bilmeden beklemek…

Umut etmenin bir diğer adı beklemek; günlerce, gün doğarken ve batarken…

Beklemenin dışında bir hayat kurmak için eyleme geçmiyorsun. Ömrün beklemekle, ertelemekle geçiyor. Mevsimler değişiyor ama senin sinir bozucu bekleyişin devam ediyor.

Bir yere gidebilecekken gitmiyorsun. Sadece tüketiyorsun, sabrediyorsun ve her şeyin düzelmesini bekliyorsun. Hayatını kaçıyorsun, hayallerin çöküyor ama sen yine de Godot’yu bekliyorsun.

Godot gelmeyecek!

Godot seni eylemsizlikten kurtarmak için gelmiyor. Godot’yu beklemekten vazgeçmediğin için gelmiyor.

Godot sensin!

Kendini bekliyorsun.”

Kalemi benden güçlü olan yazarlardan hoşlanmıyorum. Ama yazdıklarını okumak hoşuma gidiyor.

İyi bir yazar mıyım? Bilmiyorum ama en azından yazıyorum.

Önemli olan sen bunu okuyor musun?

Sen, bu günceyi okuyan Godot, şimdi şöyle yapacağız, sen de bana Godot hakkında düşündüklerini yazacaksın.

Hayır tabii ki zorunda değilsin ama Godot’u beklememizin bir anlamı olması için yazman lazım…

Peki, biz biliyor muyuz Godot gelecek mi?

Gelmez herhalde…

Bir süredir kiminle konuşsam “Aşk acısı çekiyorsun sen galiba” diyor.

Hayır, ben sadece beklentilerimin ve hayallerimin girdabı içerisindeyim.

Çıkabilir miyim?

Godot’a soralım.

Kapak fotoğrafı hakkında: Bu fotoğrafı, Yeni Şükran Oteli yıkılmadan önce belgeselini çektiğim dönemde 25 yıllık sakini Yılmaz Ağabeyi çekmiştim. Fotoğrafta gördüğünüz Yılmaz Ağabey, benim hayatta gördüğüm en büyük bekleyendi. Tarihi bir otelin rutubetli bir odasında neyi bekliyor olabilirdi?

Otel yıkıldıktan sonra ne yaptı acaba? Umarım bir yerlerde beklemeye devam ediyordur…

Sadri Alışık’ın Bitirim Kazım filminden bir alıntı ile bitirelim, “Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz, denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz, bir çok şeyin tadına bakacağız sonra da ister istemez gidiyorum elveda şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”

Dip not: Kalp Hanım ile istediğimiz zaman ziyaret edebileceğimiz bir yere zeytin fidanı diktikten sonra gidilecek mekanlar listesine yenilerini ekledim.

15.11.2022

Biranın Yanındaki Tuzlu Fıstık

Sevgiler.