Yazmak isteyen bir şekilde yazıyor!
Geldi yine yazma perileri… Daha doğrusu yayınlama perileri.
Bir süredir 3-5 kişi dışında okuyanı olmayacak günceler yazıyorum.
Her zaman söylediğim gibi ben zaten kendimle konuştuklarımı yazıya döküyorum o yüzden çok önemli değil okunması.
Tıpkı diksiyonumu düzeltebilirsem kaydedeceğimiz ve kimsenin dinleyip dinlememesinin önemli olmayacağı podcastler gibi…
Bu ara yazdıklarımı pek yayınlamıyorum. Çünkü kendimle konuşmalarımın bir türlü sonucuna varamıyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor, maşallah zihnimdeki herkesin de her konuya dair bir fikri var… Eh hal böyle olunca da yazıya dökecek fırsat olmuyor maalesef.
Henüz başındayken söyleyeyim, kimse kusura bakmasın bu biraz konudan konuya atlayan uzun bir günce olacak. Fakat konuları bir bütün halinde düşündüğünüzde bir anlam ifade edeceğini umuyorum.
Twitter’da gezinirken Samuel Beckett’in Godot’u Beklerken oyununun kısacık bir sahnesine denk geldim.
Frued beni tanısaydı acaba bu zihnimde uçuşan serbest çağrışımları incelemek için heyecanlanır mıydı yoksa “de get yeğenim devanı başkasından bul” mu derdi?
Denk geldiğim sahne önce biraz tiyatro üzerine düşünmeme sebep oldu. Sonrasında Cüneyt Özdemir’in Fetö’den içeri atılacağım korkusu ile Amerika’ya taşındığı dönemi hatırlattı.
Amerika sokaklarında yürüyüp bir şeyler anlatırken etrafı gösterdiği samimi anlatımları ile öne çıkan içeriklerdi. Her videosunu severek izlemiştim. Sonra ana haber bülteni sunar gibi formata döndü. Kendisine stüdyo inşaa edip İstanbul’a geri taşınınca tadı kaçtı ben de izlemeyi bıraktım.
Cüneyt Özdemir’i severek izlediğim dönemde Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e Cumhurbaşkanına hakaretten dava açılması sonrası çektiği “Godot’u Beklerken” videosu geldi aklıma. Video boyunca duyduğumuz “Bugün muhakkak Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’i konuşmalıyız.” Cümlesinin tam Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’i konuşacağımızı sandığınız sırada bir anda Godot’u Beklerken’e evrilmesi aslında ne demek istediğini çok net bir şekilde ifade ediyordu.
Cüneyt Özdemir’in bahsettiğim videosu yayınlanmadan biraz önce “Godot’u Beklerkeni Beklerken” adında bir oyun izlemiştim. Bu yüzden video ekstra ilgimi çekmişti.
Doğrusu Godot’u Beklerkeni Beklerken’i izlediğim günden beri Godot’u Beklerken’i izlemeyi bekliyorum.
Resmen Estragon ve Vlademir’in sonsuz beklemesine döndü bu mesele… En azından kitabını okuyabilsem bari…
Sonsuz bir bekleme durumu desek yeridir.
Beklemek de bir beklenti durumu mudur? Bence evet…
Cüneyt Özdemir’in anlatımıyla oyun şöyle bitiyor, “Vlademir Estragon’a der ki, “Godot gelmeyecek herhalde gidelim mi?” Estragon da “Hadi gidelim.” der Sonra da gitmezler…
Yaa işte gördüğüm kısacık bir sahne beni aldı nerelere götürdü…
Söyle bakalım Frued efendi! Bu sebest çağrışım değil de nedir?
Godot’u Beklerkeni Beklerken’e geri dönmek gerekirse, günceyi biraz uzatacak olsa da anlatmak istediklerime tercüman olacağı ve “Godot’u Beklerkeni Beklerken” oyununu bizzat kendim bu kadar iyi tarif edemeyeceğim için tanıtım yazısını olduğu gibi aşağıda paylaşıyorum.
“İki talihsiz erkek oyuncu ESTER ve VAL, bir tiyatroda “Godot’yu Beklerken” adlı oyun oynanırken, oyunda görevli aktörlerin yedeği olarak sahne arkasında hazır beklemektedirler…
Hiç karşılaşmadıkları yönetmenin gelip onlara diğer aktörlerin yerine sahneye çıkacakları zamanı söylemesi umudu içindedirler. Bu gerçekleşmezse, en kötü “Oyunculardan birinin kafasına spot düşebilir, biri hastalanabilir ya da biri kovulabilir” beklentisi içinde sahneye çıkabilmeyi umarlar… Bu sırada oyunculuk, hayat, beklentiler, özlemler, hayaller vb. üzerine konuşurlar… Ancak bekledikleri yönetmen bir türlü gelmez. Sahnedeki oyuncuların kafasına spot da düşmez, kimse hastalanmaz ya da kovulmaz… Yine de beklerler… Ta ki…
Samuel Beckett’ın “Godot’yu Beklerken” adlı oyununda, oyunda görevli aktörlerin yerine sahneye çıkmayı bekleyen iki yedek erkek oyuncunun sahne arkasında yaşadıklarını anlatır… Sanata ve özellikle oyunculuğa olan tutku ve sevgilerinin ışığında ; duygularını, beklentilerini, özlemlerini, kıskançlıklarını, üzüntülerini ve mutluluklarını paylaşmanın yanı sıra, aktörlerin yaşadıkları zorluklara ve gösterdikleri fedakârlıklara da değinerek çelişkiler içinde gezinirler. Hırs ve komplekslerini, beceriyle beceriksizlik arasındaki bariz uçuruma nasıl görünmez bir köprü kurup cesaretle dolaştıklarını, büyük bir keyifle egolarını nasıl kabarttıklarını da çarpıcı diyaloglarla gözler önüne sererler…
Hayatları boyunca görünmeye çalışan ama görünmez olarak kalanların umutlarını, beklentilerini, hayallerini anlatan, Samuel Beckett’ın “Godot’yu Beklerken” oyununa da göndermeler yapan oyun; absürt yapısı, son derece eğlenceli diyalog ve başarılı kurgusuyla, New York’tan sonra Londra’da da başarı kazanmış nitelikli ve özgün bir komedidir.”
Tiyatro demişken,
Tiyatro seyircisi olmak bir kültürdür. Oyun sırasında fısıltıyla dahi olsa konuşmamak, sahnedeki oyuncunun dikkati dağılmasın diye bir yudum bile su içmemek, selamlama dışında alkışlamamak ve son perdede oyuncular seyirciyi selamlarken avuçların patlarcasına ayakta alkışlamak yazılı olmayan bazı kurallardır.
Bu kültüre sahip olmadığı için kimseye kızamazsınız ama tiyatroda story çeken arkadaşlarınıza kızabilirsiniz.
10 yaşımdan beri Antalya Devlet Tiyatrosunun hiçbir oyununu kaçırmadan izledim. Üniversite için İzmir’e taşındığımda ister istemez bağım koptu tiyatro ile. İzmir’de sadece bir kere eski kız arkadaşımla tarihi Konak sahnesine bir oyun izlemek için gitmiştik ama hiç beğenmemiştim.
Epeydir tiyatroya gitmiyorum, keşke gitsek…
Şöyle bir izlediğim oyunlar düşününce, Deniz Altun’un Gül’e Ağıt’ı, Haldun Dormen’in Kantocu’su ve Cevat Fehmi Başkut’un Buzlar Çözülmeden’i zihnimde yer tutan oyulardır. Tabii şimdi aklıma gelmeyen ama çok beğendiğim başka oyunlar da vardır mutlaka ama bunların yeri belli ki ayrı…
En son bu yaz başında açık hava tiyatrosunda Erdal Beşikcioğlu’ndan Bir Delinin Hatıra Defterini izledim. Uzun zamandır izlemek istediğim bir oyundu fakat bu oyunu izlemek için yanlış yeri seçmişim. Kitle ve mekan o kadar kötüydü ki önümdeki koltukta “ben bu oyunu 4’üncü defa izleyeceğim” diye arkadaşına hava atan kızıl saçlı ablaya bile sinirlenemedim. Oysa modumda olasydım oyunun sonunda “ablacım bu oyun 4 defa izlenecek bir oyun değil acaba sen birincide anlayamadın ondan mı?” diye laf sokabilirdim…
Kalp Hanım, birgün seninle birlikte zeytin fidesi dikeceğiz ve onun yıllar sonra bize vereceği zeytinler ile bir pazar kahvaltısı yapacağız.
Öf tamam bu kısım biraz “Godot’u Beklemek” gibi oldu ve pat diye çok alakasız oldu biliyorum.
Beklentilerimizden kurtulmalıyız fakat zor olacak…
Her neyse yeterince uzun bir günce oldu, Beckett’in düşündürücü bir söylemi ile sona bağlayalım,
“Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir; her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.”
Bunca bağlamdan sonra Samuel Beckett için “Beklentilerin yazarı” desek alınmazdı herhalde…
31.10.2022
Biranın Yanındaki Tuzlu Fıstık
Sevgiler.